Danışmanlık firması Natixis Pramex Türkiye Temsilcisi Dr. Rıza Kadılar, Stanford Üniversitesi’nde ekonomi master’ı, Fransa’da HEC’de de MBA master’ı yaptı. 

Danışmanlık firması Natixis Pramex Türkiye Temsilcisi Dr. Rıza Kadılar, Stanford Üniversitesi’nde ekonomi master’ı, Fransa’da HEC’de de MBA master’ı yaptı. Türkiye’de çok iyi dil eğitimi almasına rağmen Amerika’ya gidişinde dil konusunda sorun yaşadı ve “Public Speaking” dersi almaya karar verdi. İlk derste herkesi sahneye davet edip eline kısa bir cümle verip o konuda bir dakika konuşmasını istiyorlardı. Kalbi çarpa çarpa çıktığı sahnede kendisine gelen cümle şuydu: “That doesn’t kill us makes us stronger” yani “Bizi öldürmeyen şey güçlendirir”. Kadılar, “Evet eğer burada düşüp ölmezsem bundan sonra nasıl olsa bir şekilde İngilizce konuşmayı öğrenirim herhalde demiştim. Şimdi yıllar sonra neredeyse hayatımın büyük çoğunluğu İngilizce ve Fransızca konuşarak geçiyor. Sanki birkaç dil konuşarak doğduğumu zannediyorlar. Aslında işin başı hep çok zor” diyor.

 

Sizin hakkınızda bilgi alabilir miyiz? Eğitim durumunuz, iş deneyimleriniz?

Üniversite eğitimimi ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nde tamamladıktan sonra Stanford Üniversitesi’nde ekonomi mastırı, arkasından da Fransa’nın en önde gelen okullarından HEC’de MBA yaptım.

1994 yılında Türkiye’ye geri döndüğümde Fransa’daki eğitimime destek olan TEB bünyesinde bankacılık kariyerine başladım. Bankanın bütün önemli bölümlerinde tecrübe kazandıktan sonra, önce yabancı sermayeli şirketlerden, daha sonra da muhabir bankacılık bölümünden sorumlu yönetici olarak görev yaptım. 1998 yılında grubun Hollanda’da kurulmasına karar verilen iştirakinin oluşumunu tamamlayan ekipte yer aldıktan sonra finansal kurumlardan sorumlu yönetici olarak çalıştım. 2002 sonunda ise TEB Grubu’ndan ayrılıp Sabancı Grubu’nun Londra’daki bankacılık iştiraki Sabancı Bank PLC’ye Genel Müdür Vekili olarak, daha sonra da önde gelen uluslararası bir yatırım bankası olan Natixis’e ülke yöneticisi olarak geçtim. 2007 yılından beri de Natixis bünyesinde bir danışmanlık firması olan Natixis Pramex’in Türkiye temsilcisi olarak İstanbul’da bulunuyorum.

Bankacılık tecrübemin yanı sıra 2000 yılında tamamladığım doktora çalışmalarım sayesinde akademik hayata da yakın kalma fırsatım oldu. Geçtiğimiz dönem İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi’nde finans ve marka yönetimi dersleri verdim. Bu dönem de Boğaziçi Üniversitesi’nde lisans seviyesinde uluslararası ilişkiler üzerine bir ders veriyorum.

Yurtdışına çıkmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Ortaokulu Fransız öğretmenlerimizin eşliğinde yabancı dilde okumuş olmama rağmen, benim ilk yurtdışı tecrübem, 1989 yılında Fransız İhtilali’nin 200. yıldönümü kutlamaları için Türkiye’yi temsilen Paris’e giden üç kişilik ekipte yer almamla mümkün oldu. Yani ilk yurtdışı deneyimini 21 yaşında yaşadım. Ancak, benim gerçek ilk yurtdışı tecrübem, mastır yapmak için ABD’ye karar vermemle oldu.

Yurtdışında eğitim almış olmak size neler kazandırdı? Türkiye ye dönüşte size ne tür kapılar açtı?

Yurtdışı deneyimi, benim için hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Her ne kadar uluslararası bir eğitim kurumunda Fransız ekolüyle ortaokulu okumuş olsam da gerçek dünya ile tanışmam yurtdışı eğitim sürecinde mümkün oldu. Tabii, bu faydayı iki aşamada ele almak lazım. Kariyeriniz boyunca CV’nizde yer alan okulların zaman zaman size fırsatlar yarattığını görüyorsunuz. Okuduğunuz okullar, bir anlamda sizin kişisel markanızın ayrılmaz bir unsuru oluyorlar. Bu bağlamda ODTÜ, Stanford ve HEC gibi bulundukları ülkelerin önde gelen okullarından mezun olmam iş dünyasında doğal olarak bazı network’lerin içinde yer almamı sağladı. Ama bundan çok ama çok daha önemlisi, yurtdışında eğitim aldığım süreç, kendimi tanımamı; yetkinliklerimi, sınırlarımı, zaaflarımı ve güçlü yönlerimi keşfetmemi sağladı. Ailemden, sevdiklerimden uzakta, hem de akademik olarak zor bir süreç içinde tek başıma bir hayat sürdürmem, bu zor süreçte kendime olan güvenimin sağlamlaşmasına destek oldu. Herkesin kendi kendine yarattığı duvarlar, engeller, hatta kendisini sınırlayan, kısıtlayan ön yargılar vardır. Yurtdışında eğitim aldığım süreçte bu negatif ön yargılarla başa çıkmayı, kendime olan güvenimi perçinlemeyi öğrendim. Yani yurtdışı eğitimi insana benzersiz bir yaşam tecrübesi kazandırıyor.

Orada nasıl bir çevrede yaşadınız?

Eğer yeryüzünde bir cennet varsa Palo Alto’da olsa gerek. Stanford Üniversitesi, zamanın en zengin işadamlarından, hatta sonrasında Kaliforniya senatörü olarak önde gelen bir politikacı olan Mr. Stanford’un ailesi ile yaşadığı bir çiftlik arazisine kurulmuş. Stanford Ailesi, genç yaşta kaybettikleri oğullarının anısına onun adını taşıyan bir üniversite kurmuşlar çiftliklerinde. Zaten bu yüzden, okulun tam adı Lelland Stanford University. Okul, bir tatil köyü kadar güzel, muhteşem bir doğası var. Her gün, gün batımında okyanustan gelen sis yoğun kızılçam ormanlarının üzerinden akarak okulun yamaçlarına kadar gelir, geceler hoş bir serinlik ile geçer, ama her gün sabah saatlerinde güneş bu sisi dağıtır ve gün boyu masmavi gökyüzü altında muhteşem bir havada yaşarsınız. Bir de tabii son 20 yıl içinde dünyanın teknoloji merkezlerinden biri olan en önde gelen teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapan Palo Alto ve Körfez Bölgesi, bu bağlamda da doğaya uyumlu, toz bile üretmeyen, katma değeri son derece yüksek bir ekonomik yapıya sahip olduğu için insan kalitesinin de son derece yüksek olduğu bir yer.

Paris’teki tecrübem ise biraz daha farklı oldu. Paris, dünyanın en güzel şehirlerinden biri. HEC, Paris yakınlarında Versaille tarafında Jouy-en-Josas isminde küçük bir kasabada bir korunun yamacında içinde küçük bir göl barındıran harika bir kampüste yer alıyor. HEC’nin Stanford’a göre bence en büyük zenginliği, çok renkli bir öğrenci kitlesine sahip olmasıydı. Stanford her ne kadar birçok ülkeden değişik geçmişlere sahip öğrencileri barındırsa da, sonuçta bütün öğrenciler belli bir Amerikan eğitim standardından geliyorlardı. HEC’de ise gerçekten farklı dünyalar bir araya gelmişti.

Yurtdışına çıktığınızda yabancı dil hiç sorun oldu mu?

Her ne kadar ODTÜ’yü bitirmiş olsam da maalesef Amerika’ya gittiğimde İngilizce seviyem hiç de iyi değildi. Derslerde, okuma yazmada hiçbir sorun çekmiyordum. Orada ilk alınan sınav sonuçlarında hemen sınıf birincisi olmuştum. Ancak, iş sosyal ortamlarda konuşmaya ve konuşulanları anlamaya gelince maalesef çok zorlanıyordum. Hatta durum öylesine kötüydü ki, arkadaşlarımızla bir yerlerde oturup bir şeyler yiyip içerken, sohbet ederken, ben konuşulanları takip edemiyor, onlar gülünce ben de gülüyor, böylece onları anlamadığım belli olmasın diye gayret sarf ediyordum. Sonunda bunun böyle olmayacağına karar verip hemen ilk dönemin ortasında bir “Public Speaking” dersi aldım. İlk derste herkesi sahneye davet edip eline kısa bir cümle verip o konuda bir dakika konuşmasını istiyorlardı. Kalbim çarpa çarpa o sahneye çıktığımda bana gelen cümle şuydu: “That doesn’t kill us makes us stronger”. “Evet eğer burada düşüp ölmezsem bundan sonra nasıl olsa bir şekilde İngilizce konuşmayı öğrenirim herhalde” demiştim. Şimdi yıllar sonra neredeyse hayatımın büyük çoğunluğu İngilizce ve Fransızca konuşarak geçiyor. İnsana bir zamanlar o kadar zor gelen şeyler bir süre sonra o kadar doğal bir hal alıyor ki… Sanki birkaç dil konuşarak doğmuşum gibi zannediyor… Aslında işin başı hep çok zor…

Yurtdışına çıkacak öğrencilere neler tavsiye edersiniz?

Yurtdışına çıkmadan önce uluslararası bir derneğe üye olmalarını, üye olamıyorlarsa da bir şekilde faaliyetlerine katılıp tecrübe edinmelerini tavsiye ederim. Mesela 100’ü aşkın ülkede faaliyet gösteren JCI (ülkemizde Genç Liderler ve Girişimciler Derneği), Rotaract, Interact veya üyelerinin liderlik ve girişimcilik vasıflarını geliştiren benzeri derneklerle tanışmaları, hem onları uluslararası bir ortama daha buradan hazırlayacak, hem de gittikleri ülkede bu derneklerin yerel şubelerinin faaliyetlerine katılıp kısa zamanda çok renkli ve faydalı tanışıklıklar edinip ihtiyaçlarına rahat çözüm bulabilecekleri bir network edinmelerini sağlayacaktır.

Paylaş:
Yazdır